Kadını Merkezine Alan Üç Mini Dizi

Sena Sert

Kadını Merkezine Alan Üç Mini Dizi

I May Destroy You - HBO (2020)

Son zamanlarda kadın ve kadına dair her şeyle ilgili daha fazla konuşmaya, sosyal medyanın da etkisiyle daha duyarlı hissetmeye, kadınların tecrübelerini daha çok anlamaya ve hatta kadınlar olarak da yaşadıklarımızı anlamlandırmaya başladık. Bazı şeyleri ise fark etmemizde sinemanın rolü büyük. Sinema sayesinde deneyimlerimizi sadece konuşmaktan öte hissetmeye, fark edip hiç dile getiremediklerimizi getirmeye, fark edemediklerimizi ise görebilmeye başladık. Unbelieveable bize kadının yaşadığı istismar sonrası toplumun ona bakış açısını ve toplumsal sistemi, Maid istismardan kurtulabilmenin de aslında sınıfsal olduğunu ve diğer parametrelerini, I May Destroy You ise hiç konuşmaya cesaret bile edemediğiniz tüm tartışmalı konuları gözler önüne seriyor. Bu dizilerin sizi zihninizde hiç gitmediğiniz yerlere götüreceğine, kalbinizde de muhakkak doğru yerlere dokunacağına inanıyorum.


Karşınızda son üç yılın, kadını merkezine alan üç dizisi. Dikkat bolca spoiler içerir!



Maid (2021)

Yaratıcısı Molly Smith Metzler olan Maid dizisi Netflix'te on bölüm olarak yayınlanan bir mini dizi. Dizinin başrolünde Margaret Qualley (Alex), duygusal istismarla savaşan güçlü bir kadın rolünde. Bu yazıyı yazarken filmin konusunun aslında hepimizin sıklıkla gördüğü bazı klişeleri içerdiğini fark ettim. Yoksul ve yalnız bir annenin bir yandan duygusal şiddete maruz kalırken diğer yandan hizmetçilik yaparak çocuğu Maddy'e yeni bir hayat kurmaya çalışmasını izliyoruz. Bütün diziyi izlerken bu konunun nasıl bu kadar derinlikli ve kapsamlı anlatıldığına şaşırıyorsunuz çünkü konusunun sıklıkla sinemada ve dizilerde anlatıldığını anımsayabiliyorsunuz. Dizi sadece on bölümde istismarın her türlüsünü; fiziksel istismar, duygusal istismar ve finansal istismarı anlatmak için birçok paradigmayı gözler önüne seriyor. Hikâyede birçok detay göze çarpıyor: Aile içinde devamlı olarak tekrarlayan deneyimler, travmalar, kadına şiddet, yaşam mücadelesi, bürokratik sıkışmışlıklar, alkol problemleri ama en çok da mücadele ve umut var. Hüzün, ajitasyon ve çaresizlik gibi temalar ise gözümüze kararlılık ve mücadele kadar sokulmamış.

Dizi başlar başlamaz, evden temkinli adımlarla çocuğunu alıp kaçan Alex'i görüyoruz. Fiziksel istismara uğramadığı için sığınma evine gitmek konusunda çekinceleri olan Alex'in, tehdite ve korkutmaya maruz kalmasının ve partneri tarafından aşırı derecede kontrol edilmesinin de istismar olduğunu anlaması biraz zaman alıyor. Gerçek hayatta da annesi olan Andie MacDowell (Paula) ise tanı koyulmamış bir bipolar hastası ve Alex'in babası tarafından istismara uğramış bir kadın. Kırılamayan döngüleri bize göstermek isteyen yönetmen tekrar tekrar geriye dönüş (flashback) tekniğini kullanıyor. Paula'nın sık sık hayatındaki erkeklerin onun hem maddi kazancını hem de emeğini sömürdüğüne şahitlik ediyoruz. Alex'in annesiyle olan zorlu iletişimini görmek, Alex'e olan saygımızı bir nebze daha artırıyor.

Babası, partneri Sean ve ona yardım etmeye çalışan melek gibi Nate, Alex'in üzerinde hangi niyetle olursa olsun hak iddia eden, kontrol kurmaya çalışan erkek karakterler. Bu kontrol o kadar içten ve üstü kapalı bir yerden yapılıyor ki anlaşılması ve karşı koyması zor oluyor. Ama Alex kararlığını her koşulda gösteriyor. Hayat koşulları ortalamanın çok üzerinde olan ve Alex'e her koşulda yardım etmeye çalışan Nate'e karşı bile Alex'in hiç fire vermeyişini görüyoruz. Hayatının iplerini ne bildiği konforlu alan olan Sean'e, ne de ona ve çocuğu Maddy'e güzel bir hayat bahşeden Nate'e bırakıyor.

Hikayedeki en güzel detaylardan bir tanesi ise bir köşede Alex'in cebindeki parayı sayan o sayaç. Bir süre sonra yoksulluk yüzünden gelişen o kısır döngüye giren ve kendini tekrardan Sean'ın kontrolü altında bulan Alex'i depresyonda buluyoruz. Kadınların kendilerini toksik ilişkiden kurtarmasının zor olduğunu görebiliyoruz. Dizide üstüne basılarak anlatılan acı bir gerçek var; kadınlar toksik ilişkilerinden ortalama yedi teşebbüs ile ayrılabiliyorlar. Yani, istismarın farkında olunsa bile ilişkiyi tamamen bitirmekte zorlandıkları için ilişkiye geri dönüşler sık sık görülüyor. Bu yüzden Alex'in kendini bu durumun içinde bulmasına anlam verebiliyoruz.

Alex karakterinin gelişimini, hayatında anlamlandırdıklarını, depresyona girişi ve depresyondan çıkışını sahnelerdeki bilinç akışıyla izliyoruz. En sonunda kendini bulan Alex, yazdığı yazılar sayesinde kendine ve çocuğu Maddy'e Montana'da bir hayat kuruyor. Oraya gitmek ise Alex için 338 tuvalet temizliği, yedi farklı devlet desteği, dokuz taşınma, vapur iskelesinde bir gece ve kızının hayatının üç yılının tamamına tekabül ediyor ve biz bütün bu mücadeleyi sindirerek izliyoruz.

Kendinde gitme cesareti bulamayan, kendine inanmayan ve başka bir erkeğe boyun eğmek zorunda kalan tüm kadınlara ilham veren bu dizi, ilhamını altı boş motivasyonlardan değil de bütün zorluklara, yoksulluğa ve yalnızlığa rağmen başarabilen Alex'i göstererek veriyor.



Unbelievable (2019)

Netflix yapımı olan sekiz bölümlük bu mini diziyi, Barack Obama da favori 2019 film listesine bu mini dizinin en az filmler kadar güçlü olduğunu düşündüğünü yazarak eklemişti. Unbelievable, tecavüze uğrayan kadınların ve bunu araştıran dedektiflerin psikolojisini ve toplumun bu durumlara olan bakış açısını bize gerçekten güçlü bir şekilde anlatıyor. Hikâyeyi bu kadar güçlü yapan şeylerden biri de gerçek hayattan esinlenilmiş olması, bu mini dizi Ken Armstrong ve T. Christian Miller'ın"An Unbelievable Story of Rape"makalesinden uyarlanmış.

Sahne, tecavüze uğrayan Marie (Kaitlyn Dever) ile açılıyor. İçinize bir sıkıntı doluyor ve izledikçe o sıkıntı daha da artıyor. Hiç kimsenin Marie'ye tam olarak yardım etmediğini, karakoldaki prosedürlerin can sıkıcı bir şekilde gerçekleştiğini görüyorsunuz. Bunlar olurken Marie'nin duygu dünyası işin içine katılmıyor gibi hissediyorsunuz. Ancak Marie karakteri tüm sakinliğinin arasında bize ne kadar zorlandığını gösteriyor. Aynı zamanda, tekrar tekrar anlattırılan travmatik sahneler görsellerle de şiddet pornosu yapılmadan veriliyor. Marie o kadar da iyi hatırlayamadığı, hatta hatırlamak istemediği bu olayı tekrar anlatırken üzerine gelen "erkek" dedektifler tarafından kendinden şüpheye düşüyor ve verdiği şikâyeti geri alıyor. Marie hayatı boyunca birçok koruyucu aile değiştirmiş ve zor bir çocukluk geçirmiş. Ona inanmayanlar arasında koruyucu aileleri de var. Hatta koruyucu ailesi bunu dikkat çekmek için uydurmuş olduğuna inanabiliyor ve bu inançları Marie'nin zarar görmüş olduğuna dair inançlarından çok daha ağır basıyor. Marie cinsel saldırı beyanını geri çektikten sonra işini, kaldığı yeri ve arkadaşlıklarını birer birer kaybediyor. Sonunda saldırganın bulunması ve eşyalarının arasından Marie'nin kimliğinin çıkması sonucunda Marie belediyeye dava açıyor. Çünkü polis memurları Marie'ye baskı uygulayarak kendisinden şüphe etmesine yol açıyor. Bir sahnede avukat şöyle söylüyor: "Kimse arabası çalınan birini yalancılıkla suçlamaz, ama iş cinsel saldırıya geldiğinde"¦"

Daha sonra sahneye seri tecavüzcü vakasını araştıran iki kadın dedektif giriyor. Bu iki kadının birbiriyle olan iletişimleri, öfkeli ama kararlı duruşları o kadar güzel yansıtılmış ki, mücadelenin farklı bir yöntemini görüyorsunuz. Erkek dedektiflerin aksine, her detayla ne kadar uğraştıklarını, her ihtimal için kafa patlattıklarını izlerken çabalarına hayran oluyorsunuz. Aynı zamanda tecavüze uğrayan kadınlarla iletişimleri bize ders niteliğinde. Dedektiflerin onları kollayan, destek veren ve onlar için uğraşacaklarını gösteren bakışları kadınları yalnız hissetmekten bir nebze alıkoyuyor. Onların bu çabası sonuçsuz kalmıyor ve Marie'ye de saldırıda bulunan kişiyi tutukluyorlar. Bu saldırıları araştırma sırasında gözümüze çarpan detaylardan biri de her kadının saldırıya olan birbirinden farklı tepkisi oluyor. Bazıları her detayı çok iyi hatırlamasına rağmen bazıları tamamen unutuyor, bazıları öfkeleniyor, bazıları ise kaçıyor. Marie'nin de saldırı sonrası tepkilerinde ise içine dönük olduğunu görüyoruz. Marie'nin insanların zihninde canlanan "mağdur" profiline uymaması sonucunda koruyucu ailelerinin ondan şüphelendiğini görüyoruz. Eyalet eyalet dolaşan, iz bırakmadan çalışan ve eski bir polis olan saldırgan adamı bulmak biraz zaman alıyor hem de iki kararlı dedektifimize rağmen. En can alıcı sahnelerden biri de saldırıya uğrayan kadınlardan birinin şu sözleri: "Neden beni seçtin, napıyordum da benim peşime düşmek istedin? Onu yine yapmaktan çok korkuyorum. Artık çimleri sulamıyorum, cam kenarında kitap okumuyorum. Rutinler insanı savunmasız kılar derler. Yani hangi rutinim varsa yapmayı bıraktım. Dünyamı çok küçük hale getirdin ve ben hala güvende hissetmiyorum. Yaptığım şey neydi bilirsem, belki onu bırakabilirim ve belki o zaman hayatımı geri alabilirim." Bu sözler canımızı çok içten bir yerden acıtıyor.

Bu diziyi 2019 yılında izlemiştim, son beş dakikası aklımda çok uzunca bir süre kalmıştı. Bu yazıyı yazmadan önce tekrar izledim ve gözlerimin dolmasına engel olamadım. Sahnenin insana hissettirdiği çok güçlü bir duygusu var. Marie iki kadın dedektiften birini arayıp iyi insanlara dair umudunun kalmadığını ve bu yüzden yaşamanın anlamsız olduğunu düşündüğü sırada ülkenin öbür ucundaki iki kadının onun iyiliği için bir şey yapmasının, ceza alan tecavüzcüden daha değerli olduğunu söyleyip teşekkür ediyor. Ve o teşekkür o kadar anlam buluyor ki, kadının kadına olan desteğinin önemini idrak etmemizi sağlıyor.



I May Destroy You (2020)

I May Destroy You, Micheal Coel imzalı başyapıtlardan biri. Bu diziyi yazarken altından kalkamayacak gibi hissediyorum. Fakat, konusu kadını merkezine alan mini diziler olan bir yazı yazarken I May Destroy You'dan bahsetmemek çok büyük haksızlık olurdu. Emin olduğum bir şey var ki, bu dizi izlemeyi ötelememeniz gereken çok güçlü bir yapım. Sayfalarca yazılacak şey var, bu yapım sadece kadını ve onay/rıza almak kavramını değil, birçok tartışmalı konuyu enine boyuna cesur bir şekilde masaya yatırıyor. Her sahne ve her diyalog bize çok şey anlatıyor, üzerinde konuşulsun istiyor. Böyle olması sayesinde de ödülleri teker teker topluyor. Eserin sahibi Micheal Coel, 73.Emmy ödüllerinde En İyi Mini Dizi kategorisinde En İyi Senaryo ödülünü kazanan ilk siyahi kadın oldu.

Dizi, Arabella (Micheal Coel) karakterinin cinsel saldırı sonrası hayatındaki erkekleri, kadınları, genel olarak toplumu ve kendini sorgulayıp, kendini bulma sürecini gösteriyor. Arabella, Londra'da sarhoş olduğu bir gecenin ardından başına gelenleri çözmeye çalışıyor. Bu süreçte homofobi, z kuşağı, toplumsal hayat, sosyal medya, politik doğruculuk ve çok daha fazla kavramı yaşadığı travmanın çevresinde dönerek derinlemesine irdeliyor.

Bu dizi bize onay/rıza alma kavramını öyle detaylı anlatıyor ki, rıza denilince aklınıza gelebilecek nedir, onay vermeyişimiz nasıl yok sayılır, yok sayıldığını nasıl anlarız ve sınırların geçirgenliği gibi kafanızı kurcalayan ya da hiç düşünmediğiniz bütün sorulara odaklanıyor. Yine de tekrardan hatırlamak için; rıza bir kereye mahsustur. Rıza istenildiği an geri çekilebilir. Başlamak için verilen onay sürdürmek için verildiği anlamına gelmez. Sessizlik onay anlamına gelmez. Dizide ise prezervatifin haber verilmeden çıkarılması, rıza geri çekildikten sonra uğranılan saldırı, başta istenilen ama süreç içindeyken iyi hissettirmeyen ve cinsel yönelimi saklayıp karşı taraftan rıza almaya çalışılan deneyimler ile sınır ve rıza kavramı detaylıca inceleniyor.

Muhtemelen hiç görülmemiş ve denenmemiş bir sonla bitiyor Arabella'nın öyküsü. Daha doğrusu birçok sonla. Arabella'nın saldıran kişiyle yüzleşmesinin alternatifli simülasyonları veriliyor. Affetmek, intikam almak, saldırmak, özür dilemek"¦ Hiçbiri rahatlatmıyor, hepsi eksik ve yarım kalıyor. Fakat kendi sonunu Arabella kendi seçiyor. Yaşananlar bir şekilde yaşanıyor ama bireyler yok olmuyor, hatta yaşananlardan daha güçlü çıkıyor. Ajitasyon olmadan, birçok "hassas" konuyu ne önemsizleştirerek ne de büyüterek anlatan eşsiz bir yapım.


Benzer yazılar

Kadınların Cinselliği - Orgazm

Kadın orgazmının tanımını, türlerini, erkek orgazmı ile benzerliklerini ve farklılıklarını bu yazımızda öğrenebilirsiniz.

Kadınların Cinselliği - G Noktası ve Boşalma

G noktası nedir? Kadınların cinsellik tecrübesini nasıl etkiliyor? Kadınların boşalması nasıl gerçekleşiyor? Cevaplar yazımızda!

Dizilerle kurduğumuz bağ ne anlama geliyor?

Hiç sevdiğiniz bir dizi karakteri öldüğünde hıçkıra hıçkıra ağladınız mı? Bu onlarla bağ kurduğunuzu gösterir. Peki neden bağ kurarız?

Sevgilinizle dizi izlemek ilişkinize iyi geliyor!

Partnerinizle ortaklaşa izlediğiniz ve sevdiğiniz bir diziniz var mı? Eğer yoksa oluşturmanın tam zamanı! Neden mi? Cevap yazımızda.

Dizilerde Terapi Tasviri: Kırmızı Oda ve In Treatment

Bu iki ünlü dizi merkezine terapileri alsa da her ikisinin de terapiye yaklaşımları ve bunu gösterme biçimleri oldukça farklı!

Sinemada Kadın Dayanışması: Thelma & Louise

Feminist ögelerin güçlü bir şekilde yansıtıldığı, kız kardeşliğe dayanan Thelma & Louise filmini inceledik. Keyifli okumalar!

Kurgu Karakterlerle Kurduğumuz Bağ

Platform 9 √Ǭæ 'ten kalkmak üzere olan Hogwarts Express'in en arka vagonunda; Harry, Ron ve Hermonie sizi bekliyor desek buna inanmak ne kadar zor olur?

Doğum Kontrol Yöntemleri - Yanlış Bilinenler

Birden fazla prezervatif daha mı koruyucu? Geri çekilme yöntemi her zaman işe yarar mı? Bu işin doğrusu ne?

Marina - Ancient Dreams in a Modern Land

Marina cinsiyetçi tutumlara ve kadın cinselliğe dair normlara eleştiriler sunuyor. Peki hangi şarkıları hangi mesajı vermek istiyor?

Cinsellikte Çeşitlilik Arayışı ve Çıplaklık

Cinsellikte heyecan ve çeşitlilik arayan yalnızca erkekler mi? Bu yazımızda kadın cinselliği üzerine pek konuşulmayan konuları inceledik.