Yakın İlişkiler Öneriyor

Karşımızdaki Kişiyi İdealleştirmeyi Ele Alan 2 Roman

Romy Schneider ve Peter O’Toole – Bilinmiyor (1965)

Karşımızdaki insandan etkilendiğimizde onun iyi yanlarını yüceltme, kusurlarını ise yok sayma eğiliminde oluyoruz. Bu yazımızda insan doğasındaki söz konusu eğilime örnek oluşturabilecek iki romandan bahsediyoruz.

“(…)

Haklısın,

elbette senin Dülsinya’ndır en güzel kadını yeryüzünün,

sen, elbette bezirgânların suratına haykıracaksın bunu,

alaşağı edecekler seni

bir temiz pataklayacaklar.

Fakat, sen, yenilmez şövalyesi susuzluğumuzun,

sen, bir alev gibi yanmakta devâmedeceksin

                                                      ağır, demir kabuğunun içinde

ve Dülsinya bir kat daha güzelleşecek…”

                                                            Nâzım Hikmet, “Don Kişot”

Don Quijote – Yapı Kredi Yayınları

La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote (1605-1615) / Miguel de Cervantes Saavedra

“Aşkın öyle bir gözlüğü vardır ki, bakırı altın, fakirliği zenginlik, gözdeki çapağı inci gibi gösterir.”

Don Quijote’nin hayallerini süsleyen, uğruna sayısız maceraya atıldığı, “güzeller güzeli bir prenses” olan Dulcinea del Toboso, roman boyunca karşısına bir türlü çıkmaz. Gezgin şövalye her fırsatta onun sevgisinden güç aldığını söyler, en zorlu mücadelelere katlanmasını sağlayan şey Dulcinea’ya karşı beslediği sevgidir. Sayısız serüvene atılmasının arkasında haksızlıklara karşı koyma, güçsüzleri savunma, zalimleri cezalandırma isteği vardır. Nihai amacıysa bu isteklerini yerine getirip hak ettiği şöhrete kavuşmak, idealize ettiği güzel prensesin karşısına çıkabilmek için gerekli şana ulaşmaktır.

Don Quijote, serüvenleri boyunca uğruna savaşacağı güzel bir prensese ihtiyaç duyar; çünkü okuduğu şövalye romanlarındaki kahramanların tümünün hayatlarında bir prenses vardır. Kendi ifadesiyle “sırf gezgin şövalyelerin âşık olması zorunlu olduğu için âşık”tır Don Quijote. Ne var ki, sözü geçen romanlarda uğruna birçok fedakârlık yapılan prenseslerin hakiki olduğunu düşünen şövalye, kendi kafasında da ideal bir prenses yaratır. Böylece yazar, eleştirel tutumunu karakterin sırf başka şövalye romanlarında böyle olduğu için bir sevgili arayışına girmesi konusuna da yansıtır.

Eser boyunca Cervantes 17. yüzyılda İspanyol edebiyatında yaygın olan şövalyelik romanlarının parodisini yapar. Cervantes’in temel amaçlarından biri kötü edebiyatın açık birer örneği olan şövalye romanlarını ve diğer türde eserleri hicvederek onları gözden düşürmektir.1 Don Quijote, birer dev sandığı yel değirmenleriyle, hayalet olduğunu düşündüğü şarap tulumlarıyla, uzaktan düşman ordusu olarak gördüğü koyun sürüleriyle savaşır. Kaldı ki, yel değirmenleriyle savaştığı sahne ikonikleşmiş, çok sayıda insanın Don Quijote ile özdeşleştirdiği bir sembol sahne haline gelmiştir (bugün romanla ilgili çok sayıda görselde, kitapta, hediyelik eşyada bu sahnenin öne çıktığını görürüz). Eser bu gibi beyhude mücadelelerin ironik şekilde ele alındığı sayısız sahneyle doludur. Dolayısıyla, kitabın temel kavramlarından biri ironidir; mizahi bakıç açısı metnin bütününe egemendir. Kahramanın sözleri şövalyelik kitaplarından ezberlenmiş gibidir: İyi niyet ve kötülere karşı mücadele isteğiyle doludur, fakat Don Quijote ile vefalı silâhtarı Sancho Panza en yakınlarındakilerin bile alay konusu haline gelmekten kurtulamaz.

Atı Rocinante ve silâhtarı Sancho Panza, Don Quijote’ye maceraları boyunca eşlik eder. Onun için hanlar birer şato, yolda karşılaştığı sıradan insanlar kimi zaman ondan yardım bekleyen birer mazlum; kimi zaman da güçsüzleri ezen bir zalim rolündedir. Don Quijote, olmadık yerde olmadık çıkışlarla karşısına onlarca insanı alabilir. Bu maceraların sonu genellikle hüsranla biter. Ona göre yalnızca talihi istediği gibi gitmez ya da doğaüstü bir kudretin, belki bir hayaletin yardımıyla mağlup edilir. Dolayısıyla, romanın aceleye getirilmiş izlenimi veren hızlı sonu haricinde hiçbir macerası sonunda kendini sorgulamaz ve her zaman haklı olduğu inancındadır.

Isabelle – Can Yayınları

Isabelle (1911) / André Gide 

“Onun, bahçedeki her dönemeçte kaybolan beyaz elbisesini hayal ediyordum; titreşen yapraklar arasında her güneş ışığı onun bakışını, hüzünlü gülümseyişini hatırlatıyor ve henüz aşkı tanımadığımdan, kendimi âşık sanıyordum, âşık olmaktan mutlu mu mutlu, hoşgörüyle kendimi dinliyordum.”

Isabelle, doktora teziyle ilgili araştırma yapmak üzere kısa süre için varlıklı bir ailenin yanına, Quartfourche Şatosu’na yerleşen yirmi beş yaşındaki Gérard Lacase’nin şatoda yaşadıklarına odaklanır. “Ne biliyorsa neredeyse hepsini kitaplardan öğrenmiş” olan Gérard, oradaki ilk gününden itibaren kendini daha önce tanık olmadığı bir yaşamın içinde bulur. Zamanın geçmek bilmediği, ağır, sessiz, kasvetli şatoda birkaç gün kaldıktan sonra bir an önce oradan ayrılmayı ister; ama gitmeden önce gördüğü bir tablonun etkisiyle şatodan ayrılamaz.

Isabelle de Saint-Auréol’ün on beş yıl önceki portresinden o kadar etkilenir ki, sıkıntılı günleri onun sayesinde huzurla dolmaya başlar. Isabelle’in bu kasvetli şatoda geçirdiği günleri gözünde canlandırmaya çalışır, kendisini hiç görmediği bu kadının en yakını olduğunu hisseder. Onu düşlemekten ve nasıl bir insan olduğuyla ilgili tahminler yürütmeye çalışmaktan mutluluk duyar. Isabelle, doğal olarak, gözünde abartılı sayılabilecek denli büyük bir konumun sahibi haline gelir.

Papazın kadın hakkındaki olumsuz sözleri ona olan ilgisini artırır, şatodaki ailesinin o hayatta değilmiş gibi davranması portredeki kişinin hayatına daha da gizemli bir hava katar. Doktora öğrencisi Gérard, kitaplarını okuyamaz hale gelir, gece gündüz aklındaki tek şey Isabelle’dir. Tablonun üzerindeki etkisi onu gittikçe idealize etmesine neden olur.

Portresine bakıp kurduğu hayaller hayatın sert gerçekleriyle çatıştığındaysa hüzne boğulur. Onu ilk kez bir sabah vakti yaşlı teyzesinin yanındayken görür, Isabelle yıllar sonra ailesini görmek üzere şatoya gelmiştir. Karşılaştığı kişinin hayallerini süsleyen niteliklere sahip biri çıkmaması onu hayal kırıklığına uğratırken aralarında geçen konuşma şatodaki bazı gizleri de ortaya çıkarır.

 

Yazan: Alkan Özdemir

Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök

 

Kaynak:

[1] Jale Parla, “Sunuş,” La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote içinde, çev., Roza Hakmen (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2011), 25.