Yakın İlişkiler Öneriyor

Şehir Hayatındaki Yalnızlık Üzerine Bir Roman: Aylak Adam

Unusual Portrait in a Big Hasty City – Zsolt Nyulaszi (2019)

“Ya o sonuna dek gidip de bir tek servi göremeyeceğiniz ‘Sıra Serviler Caddesi’: Asfalt, üst üste beton yapılar, otomobiller sürüsü, hızlı yürüyen insanlar sürüsü… Bu yolun servili olduğu zamanlar da insanlar böyle mi yürürdü?”

Aylak Adam – Yusuf Atılgan (1959)

Modern şehir hayatının birey üzerindeki etkileri, sanayileşme sonrası topluma yabancılaşan ve yalnızlaşan insanların hayatları Batı edebiyatında yirminci yüzyılın başından itibaren dile getirilmeye başlanır. Ayrıca, moderniteyle birlikte şehirlerde ortaya çıkan figürlerden biri olan aylak (flaneur) insanlar yalnızlaşan bireyi önemli açılardan temsil eder. Edebiyatımıza ise flanör tipi özellikle Rus ve Fransız edebiyatlarına kıyasla geç bir tarihte girer. Yusuf Atılgan, Türk edebiyatında öncesinde Sait Faik’in Lüzumsuz Adam (1948) kitabında rastlanabilecek bir temayı ilk defa bu denli geniş bir çerçevede ele alır ve Aylak Adam (1959) yazıldığı tarihten bugüne Türk edebiyatının en çok okunan, tartışılan yapıtlarından biri olur.

Romanın başkarakteri C. hızla akıp giden zamanın ve çeşitli işlere koşturan kalabalıkların arasında yapayalnızdır. Belirli ideallere ya da yeteneklere sahip alışılagelen diğer roman karakterlerinin aksine antikahraman (antihero) olarak tanımlanabilir. Yusuf Atılgan tam bir ad bile vermez karakterine, ondan kısaca C. olarak bahseder. C. işsizdir, bir işe de ihtiyacı yoktur; çünkü büyük bir mirasın sahibidir. Alışkanlıklar içinde tekdüze bir yaşamı sürdürmekten korkar; ama dişe dokunur işler yapmayı da istemez. Bazen içini bir şeye geç kaldığı duygusu kaplar ama nedenini anlayamaz. Ona göre her gün birbirinin tekrarı, herkes birbirinin aynısıdır. İnsanların rutin bir hayatı sırf adı yaşamak olsun diye yaşadıklarına inanır. Gündelik hayatın koşuşturmacısında rengini, neşesini ve kimliğini kaybeden insanları gözlemler. Onların içindedir fakat onlardan uzaktır. Herkesin her gün belli bir işi yapmak üzere güne başladığını, gününü bir önceki gün gibi geçirdiğini, sonraki gün tekrar aynı işi yaptıklarını ve bir döngüye hapsolduklarını düşünür.

Diğer yandan, Aylak Adam’ın başkarakteri C.’yi dünya edebiyatında pek çok örneği olan klasik flanör tipinden ayıran önemli noktalar vardır. C. karakteri genelde edebiyatımızın ilk flanörü kabul edilirken edebiyat eleştirmeni Nurdan Gürbilek onun klasik bir flanör olduğu görüşüne katılmaz. Ona göre Yusuf Atılgan’ın sıkıntısı aylak tipini yetkin şekilde işleyen Baudelaire’in Paris Sıkıntısı’ndaki gibi değildir. C. şehrin ışıltılı sokaklarında kendini evinde gibi hisseden, günleri eğlence içinde geçen, geçici heyecanlardan tat alan bir karakter değildir.1 Şehir onun için ışıltılı caddeleri ve modern bir hayatı değil; korna seslerini, gürültüleri, kayıtsız insanları temsil eder. Yine de yer yer şehri sevdiğini belirtse de havada kalan bir sevgidir bu. Kendini gittiği hiçbir yere ait hissedemez. Mütemadiyen bir şeyleri kaçırır, kaçırmasa bile geç kaldığı duygusu içindedir, hep yalnızdır, eğretidir.

Yusuf Atılgan’ın üslubu romanının içeriğiyle ve karakteriyle paralellik gösterir, ki bu da Aylak Adam’ın ayırıcı özelliklerinden biridir. Anlatıma kısa, kesik, düz cümleler hâkimdir. Sanatlı bir dil yerine daha yalın bir Türkçe tercih edilir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın aşk, Boğaz, mavi sular, huzur veren tabiat ve kültürle harmanladığı şehir kavramının aksine, Yusuf Atılgan’ın şehri kornalar, düdükler, kalabalıklar, gürültü ve küfürlerle dolu bir yaşam alanıdır.2 Şehir; hayatını sınırlayan, ona engeller koyan, kimi zaman tutsak olduğunu hissettiren, hem karşı koyduğu hem de onsuz olamadığı, gündelik hayatını, kararlarını ve eylemlerini kuşatan bir unsur olarak tüm metin boyunca C.’ye eşlik eder. 

Aylak Adam aydınların toplumdan kopukluğu, aylaklığın övgüsü, ilkelerin yitirilmesi gibi farklı konu başlıkları altında eleştirilere de neden olur. Fethi Naci’ye göre ise bu roman aylaklığı öven, avareliği halka sevimli göstermeye çalışan, aile ve işe saldıran, gelişigüzel yazılmış bir roman değildir. Romanı, toplumcu bakış açısının da etkisiyle, bambaşka bir şekilde yorumlar. Ona göre C. hayattaki tek gayesi gerçek sevgiyi aramak olan ama onu bulamayan, dolayısıyla başka tutamaklar aramanın gerekliliğini insanlara gösteren bir karakterdir.3 Yani Yusuf Atılgan’ın romanıyla okurlarına mesaj verdiği görüşündedir. Çıkmaza düşen C.’nin mutsuz olacağı mesajını bilinçli olarak okura sezdirmek için romanın yarım bırakıldığını, karakterin sonunu görmememizin nedeninin bu olduğunu da ekler.4

Ayrıca C., babasıyla çocukluğundan yetişkinliğine dek sağlıklı şekilde iletişim kuramaz. Hayatındaki en büyük korkularından biri babasına benzemektir. Çocukluğunda, evin hizmetçisini ve babasını bir arada gördüğü bir sahne aklından hiç gitmez, kaygılı zamanlarında bir çağrışımla bu anı hatırlar. Tanık olduğu anın ardından babasının bir darbesiyle kulağının yırtılması ise böyle anlarda sürekli kulağını kaşımasına neden olacak bir olay haline gelir. Babasının kadınların bacaklarından hoşlanması onda da bir bacak takıntısına yol açar. Şiddetli bir Oedipus kompleksi içindedir, babasıyla zihinsel anlamda hep bir çatışma yaşar. C. uyumsuz davranışlarının farkında olsa bile bunları değiştirmeye çalışmaz.5

Birinci bölümün başlarında birinci tekil şahıs anlatıcıyla açılan roman, diğer bölümlerde yerini üçüncü tekil şahsa bırakır. Dolayısıyla, ilk kısımda doğrudan C.’nin kendisinden okuduğumuz satırlar yaşananlara hâkim bir anlatıcı tarafından aktarılmaya başlanır. Yalnızca C.’nin değil Güler ve Ayşe’nin de odağa alınması önemlidir; böylelikle Ayşe ve Güler’in gözünden de yaşanılanlara tanık oluruz. Onların duygu ve düşünce dünyalarını genellikle yazdıkları üzerinden görürüz. Güler’in B.’ye yazdığı mektuplar ve Ayşe’nin günlüğüne not ettikleri bu karakterleri de tanımamızı sağlar.   

Aylak Adam’ın ilk satırlarından son anına kadar C.’nin bir arayış içinde olduğunu görürüz. “Toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlik düşünen, duyan, seven bir kadın.”6 der C. Hep “o” kişiden, hayatını tamamlayacak bir diğer yarıdan, birbirinin aynısı olan insanlar içinde bambaşka birinden bahseder. Güler’in arkadaşı B. ile birbirine benzeyen özellikleri vardır. Üstelik roman boyunca ikisinin uyumlu olabileceği üstü kapalı bir şekilde sezdirilir ama ikili bir araya gelemez. Yine de bu denli eğreti, kendini biteviye yalnız hisseden ve geçmişin girdabında bir karakterin olanaksız aşkı arayışının romanı gibidir.

 

Yazan: Alkan Özdemir

Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök

 

Kaynaklar:

[1] Nurdan Gürbilek, Yer Değiştiren Gölge (İstanbul: Metis Yayınları, 2016), 62.

[2] Gürbilek, Yer Değiştiren Gölge, 63.

[3] Fethi Naci, Yüz Yılın 100 Türk Romanı (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017), 354.

[4] Naci, Yüz Yılın 100 Türk Romanı, 356.

[5] Ahmet Oktay, Emperyalizm, Roman ve Eleştiri (İstanbul: İthaki Yayınları, 2010), 446-448.

[6] Yusuf Atılgan, Aylak Adam (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2015), 149.