Yakın İlişkiler Öneriyor

Sanatçı Romanları Küntslerroman Türüne İki Örnek

Helena Almeida – Inhabited Painting (1975)

Edebiyat literatüründe bildungsroman, karakterin toplumda bir birey haline gelme sürecinde yaşadıklarına, kendi ayakları üzerinde duran ve kendi dünya görüşünü oluşturan biri haline gelme aşamalarına odaklanan romanları ifade eder. Künstlerroman ise bu sınıflandırmanın bir alt türü olarak bireyin olgunlaşarak bir sanatçı olmasını konu edinen romanların ortak adıdır. Yazımızda bu türe ait önde gelen iki romanı tanıtıyoruz.

Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi (1916) / James Joyce


“Kendini yeniden sıradan hayatların ortasında, şehrin çirkinliği, gürültüsü ve uyuşukluğu arasında korkusuzca ve hafiflemiş bir yürekle kendi yolundan giderken buluşuna seviniyordu.”

James Joyce’un Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi adlı yapıtı ciddi anlamda otobiyografik ögeler içerir. Joyce’un özgürlükçü dünya görüşü eser boyunca kendini kısıtlayan birçok toplumsal yapıdan kurtulmaya çalışan başkarakterde kendini gösterir. Sıkı bir Katolik olan annesiyle yaşadığı anlaşmazlıklar, sert cezalarıyla öne çıkan papaz okulunun haksız uygulamaları, Dublin’in boğucu atmosferi, karakteri giderek bu düzene karşı konumlanmaya iter. Kalıplardan sıyrılarak kendi dünya görüşünü oluşturma süreciyse sancılıdır.

Bu bağlamda, roman başkarakter Stephen Dedalus’un yaşamının yaklaşık yirmi yıllık bir bölümünü konu edinirken odağına karakterin yaşadığı buhranları, değişimini ve sanatçı olma sürecini alır. Joyce’un ve kendinden izler taşıyan karakterin yaşadığı İrlanda, Katolik Kilisesi’nin en baskın olduğu ülkelerden biri olarak öne çıkar. Kendi içine kapalı muhafazakar toplum düzeninde Stephen’dan ailesi ve öğretmenleri tarafından efendi bir insan, iyi bir Katolik; kudretli, sağlıklı bir erkek; geleneklerine bağlı bir vatansever olması bekleniyordur. Stephen ise şu görüştedir: “Yavaş ve karanlık olur ruhun doğuşu, bedenin doğuşundan daha gizemlidir. Bu ülkede bir adamın ruhu doğunca uçmasını önlemek için ağlar atıyorlar üstüne. Sen bana ulusçuluğun, dilin, dinin sözünü ediyorsun. Bense bu ağlardan kaçmaya çalışacağım.”1

Stephen’ın iç dünyasının zenginliği ile dış dünyanın bunaltan gerçekleri sürekli bir çatışma içindedir.2 En sevdiği şairin Byron olmasından dolayı arkadaşlarınca dinsizlikle suçlanması, yazdığı denemeyle ilgili benzer bir suçlamayı öğretmeninden işitmesi, babası ve annesiyle olan iletişim kopukluğu, kendini yaşadığı şehre ait hissetmemesi gibi birçok durum bunun örneğidir. Cinsel uyanışı, sanatçı olmayı istemesi, ülkesinden ayrılmaya karar vermesi gibi hayatındaki pek çok dönüm noktası onu daha da yalnızlaştırır.3 Ardından isyan bayrağı açarak yaptıkları büyük bir vicdan azabına neden olur, “ölümcül günahlar” işlediğini düşünerek okuluna, kiliseye ve papazlara sığınır. Kendisi de  bir papaz olmayı ciddi ciddi düşünse bile zaman içinde bu düşünceden uzaklaşır. Sonunda sorgulayıcı bir karaktere bürünerek onu bir sanatçıya dönüştürecek zorlu yolun öğrencisi olmayı tercih edecektir.

Anlatım tekniği açısından baktığımızda romanda pek çok sembol ve imge kullanımı olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin başkarakterin soyadı Dedalus, Yunan mitologyasında bilinen ilk sanatçıdır. Mitolojik karakterin içinden kurtulmaya çalıştığı labirent, eserde Stephen’ın İrlanda ulusçuluğunu, dil ve din yapılarını birer labirent olarak görmesiyle benzeşir.4Romanda duyulara önem veren bir anlatım göze çarpar; ses, koku, görüntü gibi duyulara yönelik işaretlere bolca yer verilirken bunaltıcı sahnelerde nemlilik ve soğukluk gibi olumsuz çağrışımlar sıkça kullanılır.5 Aynı zamanda tıpkı “Zihni yavaşça titreşimli bir sabah bilgisine, bir sabah esinlenmesine uyanıyordu. Bir ruh doldu içine, en arınmış sular gibi arı, çiy kadar tatlı, musiki gibi dokunaklı.”6 cümlesinde olduğu gibi anlatımın imgesel açıdan yoğun olduğu, şiirsel dilin baskın hale geldiği bölümlere sıkça rastlamak da mümkündür.

Malte Laurids Brigge’nin Notları (1910) / Rainer Maria Rilke


“Dizeler, birçoklarının dediği gibi, duygular değildir (bunlara insan yeterince erken yaşta sahiptir), dizeler deneyimlerdir. Bir mısra için insanın birçok şehir görmesi, insanlar, şeyler, hayvanlar tanıması gerekir, kuşların nasıl uçtuğunu hissetmeli ve küçük çiçeklerin sabah hangi kıpırdanışla açtığını.”

Şair Maria Rilke’nin tek romanı olan Malte Laurids Brigge’nin Notları, başkarakterin defterine aldığı notlar şeklinde kurgulanmıştır. Eserde kronolojik bir zaman takip edilmez, dolayısıyla başkarakterin çocukluğu, gençliği, yetişkinliği gibi bir sıralama takip etmeyen bu romanda sık sık karakterin çağrışımlarıyla yol alırız. Yazar, aile bağlarındaki kopukluk, mabeyinci dedesinin ölümü, Paris deneyimleri gibi noktalar üzerinden otobiyografik parçalara da yer verir.

İlk sayfadan itibaren duyular sürekli hareket halindedir. Otomobil, horoz, köpek sesleri, insanların konuşmaları, gürültüler, bağırtılar; iyodoform, patates kızartması, şehrin kendine has kokusu; pencereler, hastaneler, sokaklar gibi mütemadiyen değişen görüntüler…7 Rilke’nin sanatlı, şiirsel üslubu ise tüm metne hakimdir. Anlaşılması güç, bağlantısız, kendini okuyucuya kolay kolay teslim etmeyen kapalı satırlara sahiptir. Bu yanıyla yer yer “sanatçının içinden geleni kendiliğinden, dolaysız ve denetimsiz bir biçimde dışavurmasına”8 dayanan gerçeküstücü anlatım tarzını çağrıştırır.

Rilke; Flaubert, İbsen, Baudelaire gibi yazarlara sık sık  göndermeler yapar. Eserin hatrı sayılır bir kısmına hakim olan tekinsiz, korkutucu atmosfer kimi zaman Baudelaire’i anımsatır. Kaldı ki Rilke bu kötücül atmosferle örülü sahnelere geçişte doğrudan yazardan bir alıntı dahi yapar. “Atlar parıltılı takımlarla, temizlenmiş koyu boyalı yolda koşuyorlardı. Rüzgar coşmuştu; taze, hafifti ve her şey yükseliyordu: Kokular, bağırmalar, çanlar.”9 cümlesinde olduğu gibi metne yine ses, koku ve görüntülerin yoğunlaştığı bir anlatım hakim olur.

Rilke, Paris’in ışıltılı caddelerinin yanı sıra sanayileşmenin yeni yeni etkilerini gösterdiği bir dönemde şehir hayatının insanı boğan yönlerine de yer verir. Bireyin yalnızlığı, sürekli değişen biçimler karşısındaki şaşkınlığı ve korkusu metinde zaman zaman kendine yer bulur. Karakterin şu sözleri bu duruma bir örnektir: “Beni diğer insanlardan ayıran farklar oluştu. Değişmiş bir dünya. Yeni anlamlarla dolu yeni bir hayat. Şu anda işim zor, çünkü her şey yeni. Bir acemiyim kendi şartlarım içinde.”10

 

Yazan: Alkan Özdemir

Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök

Kaynaklar:
[1] James Joyce, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, çev., Murat Belge (İstanbul: İletişim Yayınları, 2018), 266.
[2] Harry Levin, “Sanatçı,” Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi içinde (İstanbul: İletişim Yayınları, 2018), 35.
[3] A.g.e., 40.
[4] Murat Belge, “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi,” Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi içinde (İstanbul: İletişim Yayınları, 2018), 331-332.
[5] A.g.e., 336-337.
[6] James Joyce, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, çev., Murat Belge (İstanbul: İletişim Yayınları, 2018), 281.
[7] Rainer Maria Rilke, Malte Laurids Brigge’nin Notları, çev., Gürsel Aytaç  (İstanbul: İletişim Yayınları, 2016), 5-7.
[8] Tahsin Yücel, “Gerçektenlik,” Yazın, Gene Yazın içinde (İstanbul: Can Yayınları, 2005), 39.
[9] Rainer Maria Rilke, Malte Laurids Brigge’nin Notları, çev., Gürsel Aytaç  (İstanbul: İletişim Yayınları, 2016), 49.
[10] A.g.e., 53.