Yakın İlişkiler Öneriyor

Dizilerdeki Terapi Tasviri: Kırmızı Oda ve In Treatment Dizileri

Psikoterapi, psikolojik danışma, terapi, seans, psikiyatrist, psikolog, psikolojik danışman… Herkesin bir şekilde hakkında bilgi sahibi olduğu bu kavramlara odaklanalım. Bu alana uzak olan kişiler için buradaki mesleklere mensup kişilerin yaptıkları işler aşağı yukarı aynı anlamlara gelebiliyor. Basitçe ifade edecek olursak bir psikolojik danışman eğitim fakültesinden, bir psikolog fen-edebiyat fakültesinden, psikiyatrist ise tıp fakültesinden mezun oluyor. Son zamanlarda ne yazık ki bu kavramların bir meslek olduğu unutulup bu mesleği icra edenlerin aldığı eğitimin ve entelektüel birikiminin altı boşaltılıyor. Özellikle terapi temalı dizi ve filmlerde yer alan seanslar ve danışan-danışman arasındaki ilişki biçimleri, mesleğin doğasından ve dayandığı profesyonel ve etik temellerden soyutlanıyor ve çarpıtılabiliyor. Bu yazıda “Psikoterapi seansı öyle olmaz böyle olur!” demeyi amaçlamıyoruz. Yalnızca dizilerde izlediğimiz terapi sahnelerinin nasıl çekildiklerine ve neyi amaçladıklarına yönelik bir irdeleme yapıyoruz.

Seans kavramının nasıl ele alındığına iki dizi üzerinden değinelim. Bu dizilerden ilki belki bu yazının girişinde sizin de aklınıza gelmiş olan Kırmızı Oda dizisi, diğeri ise HBO’nun 2008-2010 yılları arasında 3 sezon yayınlanan In Treatment dizisi. Her iki dizide de seans ortamı, danışan ve psikolog merkezde duruyor. Farklı kültürlerden, farklı arka planlara sahip danışanlarla görüşen psikologların seans içinde aldıkları pozisyonlar, kurdukları ilişkiler, düşündükleri şeyler ve sordukları sorular da haliyle farklılaşıyor. Bu dizilerdeki seanslara baktığımızda ne görüyoruz?

Dizi veya filmlerde kullanılan kamera açılarından kameranın gösterdiklerine, duyduğumuz seslerden kullanılan müziklere her şey tamamen bilinçli olarak bir araya getirilir ve bir anlam yaratır. Genel planda, yani ekranda çok geniş bir alanı gördüğümüzde hikâyenin geçtiği yere dair bilgi edinirken daha yakın planlarda, eğer bu karaktere yapılan bir yakın plansa onun duygu ve düşüncelerine ortak oluruz. Gösterilen ayrıntılara odaklanarak o karakterle özdeşleştiriliriz. Kırmızı Oda’da örneğini gördüğümüz durumlardan biri bu. Danışman ve danışan arasındaki ilişkiyi takip ederken sürekli olarak onların yaşadıkları travmalara, zorluklara maruz bırakılıyoruz. Danışanı dinlerken terapistin nasıl hissettiği bize ısrarla gösteriliyor. Burada seyirci olarak ilk aşamada danışan-danışman arasındaki ilişkinin dinamiklerini analiz etmekten ziyade kendimizi seansın getirdiği duygulara bırakıyoruz. Çünkü ekrana baktığımızda duygularını cesurca dışa vuran bir danışman ve yine ona duygu dolu bakan bir danışan görüyoruz. Yakın plan çekimde bunu izlemek seyirci olarak bize başka bir alan bırakmıyor. Dizi adeta sadece yaşanan duygu durumlarını al ve özümse diyor.

In Treatment dizisini izleyenler hatırlayacaklardır, zaman akışı hiçbir zaman terapi odasının dışına çıkmaz. Yani flashbackler ile danışanın anlattıkları göz önüne getirilmez. İlk olarak bu durumun kendisi bizi zihnimizi aktif bir şekilde kullanmaya sevk ediyor. Çünkü Kırmızı Oda’nın aksine, danışanın anlattıklarını geçmişe dönüp görmüyoruz; hikaye önümüze serilmiyor. Bu sebeple danışan ve danışman arasında konuşulanları aktif bir şekilde dinlememiz gerekiyor. Kırmızı Oda’nın çekimleri hakkında bahsettiğimiz durum da burada geçerli değil. In Treatment dizisinde açı-karşı açı çekimleri, yüz, omuz üstü çekimleri ve genel plan çekimlerini görüyoruz. Bir nevi reji ekibi seyirciye odada gizli bir göz bırakıyor. Yakın plan çekimi, Kırmızı Oda’daki kullanım amacı ile neredeyse hiç bulunmuyor. Alanın kısıtlanmıyor olması, seyirciye aktif olması için fırsat tanıyor.

Bu tartışmanın bir diğer önemli noktasını da inandırıcılık konusu oluşturuyor. Bu diziler her ne kadar gerçek olaylardan esinlenmiş olsalar da kurgusal yapıları itibariyle gerçeği olduğu gibi yansıtmalarını beklemiyoruz. Buna yönelik çabalar ve izleyiciyi ikna etme isteği bir karşılık bulamıyor. Bu durumun en büyük sebeplerinden biri de dizide geçen diyaloglar. Kırmızı Oda’nın bir psikoloğun kitabından diziye uyarlandığı düşünüldüğünde bu daha iyi anlaşılabilir. Bir edebi metin okuyormuşçasına ağızdan çıkan sözlerin danışan ile henüz kurulamayan güven ve samimiyet ilişkisinde bir yere oturmasını beklemek abesle iştigal. Her gelen danışan seansa karşı farklı bir direnç geliştirebilir. Hiç konuşmayan biri ya da psikolog ile bir hiyerarşi kurmaya çalışan biri ile başa çıkmak birkaç seansta ancak gerçekleşebilir. Çünkü psikolog karşısındaki danışanı anlamadan, danışanın kendisini ifade etmesine izin vermeden bu ikili arasında bir güven ilişkisi kurulması imkansız. Böyle bir yerde psikoloğun sadece anamnez formu gibi aldığı bilgi ile danışana hayata dair çok büyük, süslü ve edebi laflar etmesi nerede yankı bulacaktır? Tabii ki burada Kırmızı Oda’da üçüncü bir kişinin olduğunu, yani seyircinin olduğunu bilen yönetmen devreye giriyor. Edebi sözlerin muhatabını da o belirliyor.

Öte yandan In Treatment dizisinde, ele alınan konular itibari ile bir karakterin metaforik anlamda yolculuğu ile baş başa kalıyoruz. Danışanın içinde bulunduğu durumdaki güçlü yanlarını ve çaresiz kaldığı anları görüyoruz ancak bunlar bize bir nasihat gibi aktarılmıyor. O karakterin derdini ikinci, üçüncü seansta anlıyoruz. Burada danışanın niyetini ve arzusunu anlayıp analiz etme noktasında top bir bakıma izleyiciye de atılıyor. Seanslar konuşmalarla geçtiği için sürekli seansa getirilen konunun etrafında dolaşıyoruz. Güven meselesi ise daha realist bir şekilde devreye giriyor. Danışanın direnç gösterdiği noktalarda terapistin ilgisinin gerçekten danışanda olduğunu birkaç seans boyunca görüyoruz. Psikoloğun sorduğu sorularla danışanın belki de konuşmak istemediği konularla bağlantı kurması, kimi zaman danışanı eylemleriyle yüzleştirmesi bunun bir parçası. Bu durum karşısında danışanın direnç gösterdiğini kabullenmesi de epey zaman alıyor. Tüm bunlar iyi yazılmış bir senaryonun yapabileceği işler; haliyle roman cümlelerinden oluşan bir dizide karşımıza çıkmıyor.

Bu yazıdaki son tartışma noktası danışan ve psikoloğun kendini konumlandırdığı yer. Burada devreye tabii ki reji giriyor, yani sahnede izlediğimiz şeylerin arkasında alınan kararlar. Danışan ve psikolog arasında elbette belli sınırlar bulunuyor. Birbirleriyle seans içerisinde kurdukları iletişim bir arkadaşlık ilişkisinden farklı. Peki, terapiye gelen danışan ile terapistin kurduğu ilişki bu dizilerde izleyiciye nasıl aktarılıyor? Kırmızı Oda’da sürekli olarak psikoloğun iç sesine maruz bırakılıyoruz. “Nasıl yaptın bunları?”, “Ah be kızım!” gibi replikleri biraz hayıflanan biraz üzülen ses tonu ile sürekli dinliyoruz. Bu iç seslerin seyirci olarak biz farkındayız fakat dizinin var olduğu dünya gereği psikolog, bu iç sesleri kendisinden başka birinin duyduğunun farkında değil. Kurulan normal diyalogların güçsüz oluşu bir şekilde kotarılmaya çalışılıyor. Bu, iç seslerin izleyiciye duyurulması ve bir bakıma onlardan onay alınmasıyla yapılıyor. Böylece üç kişilik bir terapi odasında sürekli acınmaya maruz bırakılan ve psikoloğun bile nasıl yaklaştığının belli olmadığı bir danışan görüntüsü ortaya çıkıyor.

Türkiye’de özellikle dizi, reality show, yarışma programları gibi kurgunun önde olduğu yapımlarda izleyiciyi birtakım duyguların tüketicisi konumuna koymak ön planda olan bir anlayış. Programda izleyiciye mental anlamda ne kadar az alan ayrılırsa hem entelektüel faaliyet o kadar gerçekleşmemiş oluyor hem de yaratılan duygu yüklü hikâyeler ile katarsis amacına ulaşılıyor. Yazının girişinde de bahsettiğimiz üzere psikoloji gibi profesyonel anlamından uzaklaşarak popüler kültürün bir parçası hâline gelen bir disiplinin altı bu dizi yoluyla boşaltılmaya devam ediyor. Aslında izlediğimiz şeyler bir terapinin nasıl olduğuyla ya da insanların bu konu hakkında bilinçlendirilmesi ile ilgilenmiyor. Birçok farklı yapım gibi bunda da terapi öğesini çıkardığımızda geriye çok aşina olduğumuz bir melodram kalıyor. Bu noktada son zamanlarda çok fazla duyduğumuz terapi, seans, psikologluk gibi kavramların bize nasıl izletildiğini görmek önemli oluyor.

 

Yazan: Recep Hazır

Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök