Yakın İlişkiler Öneriyor

Zor Günlerin Romanları: Dünya Edebiyatında Salgın Hastalıklar – 2

Salgin hastaliklar 2 - Enrique Paternina García Cid - La visita de la madre al hospital [1892]

Salgın hastalıkların yaşandığı zor günlere dair pek çok sözü olan ve yaşadığımız günlerle benzerlikler taşıyan dünya edebiyatının önde gelen romanlarını tanıtmaya devam ediyoruz. İyi okumalar!

Körlük (1995) / José Saramago

korluk

“Neden kör olduk, Bilmiyorum, belki bir gün nedenini öğreniriz, Ne düşündüğümü söyleyeyim mi sana, Söyle, Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük, Gören körler mi, Gördüğü halde görmeyen körler.”

Bu roman, adı belirtilmemiş bir şehirde, özel adlarıyla değil; meslekleriyle ve çeşitli özellikleriyle tanınan bir avuç insanın körlük salgını sırasında yaşadıklarına odaklanıyor.  Eserde; doktor, doktorun eşi, koyu renk gözlüklü genç kız ve muhasebeci gibi öne çıkan karakterler vardır. Yazarın, karakterlerin hiçbirinin özel adına, mekân ve zamana yer vermemesini,  herkesin körleştiği bir dünyada kimsenin özgün yanının ve bir diğerinden farkının kalmadığına bir vurgu olarak kabul edebiliriz. Diğer yandan tıpkı masallarda kullanılan zamansızlık ve mekânsızlık özellikleriyle sağlanan evrensellik hissini yakalama çabası olarak da yorumlanabilir. Masallar olayın belirli bir tarih belirtilmeksizin, geçmişin herhangi bir döneminde yaşanmış olduğu vurgulanan cümlelerle açılır. İçinde çoğunlukla belirli bir şehir ya da ülke adı yer almaz. Bu, masalın o büyüleyici dünyasına kısıtlamalar olmadan katılmamızı sağlar. Sözgelişi, bizim için her zamana ve mekâna uyarlanabilecek bir  anlatı, Sherwood Ormanı’ında 1200’lü yıllarda yaşanmış bir olaya kıyasla daha ilgi çekicidir.

Bahsi geçen karakterlerin yanında eserde; hükümet, ordu, basın gibi bir bütün olarak sunulan kurumlar da yer alır. Bu kurumlar salgına karşı alınan acımasız önlemlerin, baskının ve çarpıtmanın uygulayıcısı ve kaynağı konumundadır. Roman, kurtarıcı olarak bir kadın karakteri seçmesiyle de dünya edebiyatında ayrı bir yere sahiptir. Doktorun eşi merkezdeki karakterdir. Çevresindeki herkes körleşirken o görmeye devam ederek grubun gizli önderi haline gelir. Toplanma alanındaki zorba gruba karşı başkaldırı kıvılcımını çakan da, en zor anlarda imdada koşan da odur.

Körlük salgını, bir diğer adıyla “beyaz felaket” hiç beklenmedik bir anda  tüm şehri sararak insanlar arasında hızla yayılır. Salgının etkisini kırmak amacıyla boş bir akıl hastanesi toplama alanı olarak tahsis edilir ve körlük salgınının ilk kurbanları burada toplanır. Ardından, okuyucuyu bir yandan iliklerine kadar irkiten, diğer yandan da insanlıktan utandıracak kadar tiksindiren olaylar meydana gelir.

Körlük, insanların en başta kendilerine, sonrasında en yakınlarındakilere, çevrelerine, şehirlerine, hatta ülkelerine yabancı hale geldiği ürkütücü bir distopya romanı gibidir. Saramago, insanoğlunun içindeki hayvani güdüleri, iktidar arzusunu ve hükmetme isteğini eşsiz bir çarpıcılıkla ortaya koyar. Öte yandan, yazarın sıra dışı yazım tekniğinde diyaloglar konuşma çizgileriyle ya da tırnak işaretleriyle belirtilmez. Konuşmalardaki cümle değişiklikleri, akıp giden ve virgüllerle ayrılan cümlelerde büyük harflerle gösterilir.  Bahsedilen özgün tekniğin okumayı biraz zor kılma olasılığı olsa bile Saramago’ya alıştıktan sonra diğer romanlarıyla yola devam etmemek çok zor.

Veba Yılı Günlüğü (1722) / Daniel Defoe

veba yili gunlugu

“İlk günlerin büyük kaygısı başlangıçta salgının sık sık kesintiye uğramasıyla yerini telaş ve sükûnet arasında gidip gelen bir ruh hâline, ardından da alışkanlığa bırakmıştı.”

Robinson Crusoe romanıyla bildiğimiz Daniel Defoe, bu eserinde Londra’da 1664-65 yıllarında meydana gelen şiddetli bir veba salgınını anlatır. Birinci tekil şahıs anlatısı söz konusudur, okuyucular olarak veba yıllarında Londra şehrinde yaşayan karakterimizin tuttuğu günlüğü, üzerine yaptığı eklemelerle birlikte okuruz. Realist romanlarda yazar, okuyucuyu tamaman gerçeğe uygun bir atmosfer oluşturarak anlatının içine çekmeyi, olayların gerçekliğine onu inandırmayı amaçlar. Bu doğrultuda, anlatıcı karakter sıklıkla ölüm-vaka istatistiklerini, ayrıntılı şekilde bölge adlarını ve nesnel bilgileri kullanmaya çalışır. Kimi zaman bir kameraman tarafsızlığıyla olaylar dile getirilirken kimi zaman kişisel gözlemler de kitaba dahil olur.

Yazar dönemin değer yargılarına, batıl inançlarına, kaderciliğe, hurafelerle insanları aldatan sahtekârlara, korku ve telaş günlerinde insanların duygularını istismar ederek onları kandıran dolandırıcılara çarpıcı eleştirilerde bulunur. Bu yanıyla bir toplumsal hiciv romanı olarak da değerlendirilir. Her şeye rağmen din, anlatıcının gözünde bu istismarlardan korunması gereken kutsal bir alandır. Veba salgınının düşüşe geçmesinde ve etkisini kaybetmesinde Tanrı’nın iradesinin etkisi kabul edilir. Sık sık İncil’den alıntılara, tanrısal alametlere, Hristiyanlık öğretilerinin salgınla mücadelede halkı nasıl etkilediğine yer verilir. Roman boyunca toplumsal gözlemlere, bunun yanı sıra veba salgınından çıkarılması gereken derslere detaylı bir şekilde yer verilir. Yazar bu amacını şu cümle ile açıkça belirtir: “Böyle korkunç bir salgınla karşılaşan insanlar olursa ve bu yazdıklarım ellerine geçerse yararı olur diye bir veya iki gözlemimden söz etmeliyim.”

Bu roman salgının toplumsal etkilerini çok geniş bir yelpazede inceler. Gelir dengesindeki haksız dağılımın yarattığı toplumsal uçurum, yoksul insanların hayatta kalma mücadelesi, varlıklı insanların şehri terk edişi, günlük yaşam, alışveriş ihtiyaçlarının karşılanma süreci, vebaya yakalananlarda hastalığın yıkıcı etkisi, ölüm şekilleri, belediyenin ölülerin toplanması konusundaki çalışmaları, tüm bunlar olurken hırsızlık, yağma, gasp gibi suçlardaki artış, gerileyen ticaret, yabancı ülkelerin uyguladığı ambargolar, rahiplerin halkı teselli etme çabası, bekçilerin kendilerine verilen yetkiyi kötüye kullanması gibi pek çok olay tek tek, ayrıntılı bir şekilde irdelenir.

İşlerin en kötüye doğru gittiği bir anda, beklenmedik şekilde, salgının yayılma hızı düşer. Veba –vakalar görülmeye devam etmesine rağmen- zamanla yıkıcı etkisini yitirir ve insanlar korkularını yenmeye başlar. Saramago’nun Körlük’te vurguladığı ok eğrisi burada da geçerlidir. Yani salgın, yükseliş-gerileyiş-bitiş evrelerini izler. Vakaların ve ölümlerin hızla arttığı kritik evreyi bunların doruğa çıktığı bir aşama izler, ardından gerileme başlar ve salgın birkaç yıl içinde etkisini kaybederek -ama tekrarlanma olasılığını içererek- ortadan kaybolur.

Bu yazımızda ve “Zor Günlerin Romanları: Dünya Edebiyatında Salgın Hastalıklar 1” adlı yazımızda tanıtılan romanlarda ve salgın hastalıkların tarihinde hep bu ok eğrisinin anlatıldığına şahit oluyoruz. Bu romanlarda vurgulanan bir diğer konu ise ihmalkârlık sonucu acı kayıpların artması ve tedbirin salgının gerileyişinde hayati önemi taşımasıdır.

 

Yazan: Alkan Özdemir

Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök