Yakın İlişkiler Öneriyor

Tanzimat Edebiyatında Aşkı Konu Edinen Romanlar – 2

WhatsApp Image 2020-02-22 at 10.24.20
Nikos Economopoulos – A Street Corner (1992)

Tanzimat döneminin ilk dönem yazarları Türkçeyle roman, öykü, tiyatro gibi alanlarda yapıtlar üretilebileceğini ispatlamıştı. İlerleyen yıllarda ise giderek daha edebi, derinlikli, bireyin psikolojisine ağırlık veren eserlere imza atıldı. Anlatılan, genellikle “sevda muharebeleri”nden mağlup ayrılan sevdazedelerin hikayeleriydi.

Bu yazımızda sizlere Tanzimat dönemine ait aşkı konu edinen 4 roman daha öneriyoruz. Keyifli okumalar!

araba

1- Araba Sevdası (1896) / Recaizade Mahmut Ekrem

“İbtilanın her türlüsü erbabına türlü maskaralıklar ettirir. Hususuyla aşk ve sevda insanı hepsinden ziyade maskara eder.”

İletişim Yayınları’nın eleştirel baskısında kitabın başında Jale Parla imzalı bir inceleme yazısı bulunuyor. Parla’nın ufuk açan bu yazısı; romanın, aslında eleştirel bir yaklaşımı olduğunu, karakterin kendine ait olmayan, başkalarından ödünç alınan ideallere sahip olduğunu vurguluyor. Bu çalıntı idealler gerçekleşemiyor ve metin tanzimat döneminin kendi dilini, hedeflerini, benlik oluşturma çabasını dahi yeri yor. Bu haliyle Araba Sevdası‘nı kullanılan parodik dil açısından diğer tüm tanzimat dönemi metinlerinden ayrı bir yere koymak mümkün.

Varlıklı bir aileden gelen, sıkça Fransızca kelimelerle konuşan, züppe tiplemesindeki Bihruz Bey, Perîveş Hanım’a aşık olur. Çalışma masasına oturur, Fransız romanlarında okuduklarının etkisiyle aşık olduğu kadın için bir mektup kaleme alır. Ardından okuyucular olarak hem mektubun ulaşma serüvenini hem de Bihruz’un hikayesini iki ayrı karede izlemeye başlarız. Recaizade Mahmut Ekrem parodik, alaylı ve duygusallıktan uzak bir dil kullanarak realist bir tavra bürünür. Anlatıcı sesi yer yer başkarakter Bihruz Bey’in sesiyle iç içe geçer ve Bihruz’un gülünçlüğü ustalıkla yansıtılır. Kendine ait olmayan ideallerin sonu çıkmaz bir sokak olur.

zehra

2- Zehra (1896) / Nabizade Nâzım

“Sevmek, sevilmek! İşte bu sıkıntı dünyasında insanın biraz yüzünü güldüren saadet bu nimetten ibaretti.”

Çok genç yaşta, henüz otuz yaşındayken hayata veda eden Nabizade Nâzım’ın en bilinen iki eseri Zehra ile Karabibik’tir. Zehra’da karşımıza çıkan yeşil tepeleri, masmavi denizi ve zarif yalılarıyla Boğaziçi tasvirleri yazarın natüralizm ve realizm akımlarından yararlandığının bir göstergesidir. Roman, natüralizm akımından izler taşırken aynı zamanda birtakım psikolojik çözümlemeleri içermesiyle bu alandaki ilk denemelerden kabul edilir. Tam anlamıyla bir natüralist ya da psikolojik roman olduğunu söylemekse çok zor.

Zehra, okuyucuya yaradılışı itibariyle kıskanç, kinci ve öfke nöbetleri olan zor bir karakter olarak sunulur. Suphi’yle yaptıkları mutlu evliliğin ilk evresinde bu duygularını dizginler, her şey iyiye gidiyor gibidir. Fakat hâneye Sırrıcemal adında Kafkasyalı bir cariyenin girmesiyle dengeler bozulur. Suphi’yle Sırrıcemal arasındaki karşılıklı sevgi, Zehra’nın öfke nöbetlerini tetikler. Zehra’nın intikam arzusu, tümü için bir felâketi hazırlar.

mai

3- Mai ve Siyah (1898) / Halit Ziya Uşaklıgil

“Edip olmak, şöhret almak… Senelerden beri bütün düşüncesi bu değil miydi?”

Halit Ziya, edebiyatımızda gerçek anlamda edebi, yetkin ve çağdaş Batılı romanlar seviyesine çıkan türde yapıtlar üreten ilk yazarımız kabul edilir. Hem düzyazılarında hem Mai ve Siyah’ta eski edebiyatın ağır, ağdalı dilini eleştirmesine rağmen bu romanı da ironik bir şekilde, özellikle Ahmet Mithat gibi sade dil kullanan edebiyatçılar tarafından, süslü dili nedeniyle çokça eleştirilir. Tüm olumsuz eleştirilere karşın bahsi geçen roman birkaç kuşağı derinden etkilemiş ve ilerleyen yıllarda hem karakterleri hem anlatım teknikleriyle pek çok yeni romana ilham vermiştir.

Başkarakterimiz Ahmet Cemil iki büyük ideale sahiptir. İlk gençliğinden bu yana en büyük hayali büyük bir eser vererek şöhretli bir yazar olmaktır. Zaman içinde bu hayale en yakın arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin kız kardeşi Lamia’yla evlenmekde eklenir. İşte karakterimizin yaşamına yön veren bu iki büyük ideal, aynı zamanda trajik bir sonun da başlangıcı olur.

eylül

4- Eylül (1901) / Mehmet Rauf

“Eylül (…) bir esef ve hasret ayı… Onun hayatı da öyle değil miydi?” 

Türk edebiyatındaki “ilk psikolojik roman” unvanını sonuna kadar hak eden bir roman Eylül. Özellikle Suat ve Necip karakterlerinin iç çelişkileri; toplumun değer yargıları ve kendi vicdanları ile duyguları arasında kalarak yaşadıkları git-geller ustalıkla verilir. Adeta ete kemiğe bürünmüş birer insan olarak karşımızdadırlar. Diğer yandan dönemin Beykoz, Tarabya ve Yenimahalle gibi henüz yapılaşmamış, enfes güzelliklere sahip kıyıları tüm görkemliliğiyle resmedilir.

Necip; Süreyya ve Suat çiftinin en iyi dostlarındandır. Uzun kış gecelerinde de, yaz mevsiminin en hoş günlerinde de mütemadiyen birliktedirler. Necip, bir yandan çiftin yanında olmaktan dolayı çok mutluyken bir yandan da böyle güzel ve uzun ömürlü bir evlilik yapmanın hayallerini kurar. Ama asla karşısına Suat Hanım gibi emsal bir kadının çıkamayacağını düşünür, ümitsiz ve bitkindir. Zamanla Necip’in Suat’a olan duygularını fark etmesiyle işler içinden çıkılmaz bir hal alır. Süreyya Bey bu durumdan habersizken Suat, Necip’in duygularını öğrenir ve hem ilişkilerinin hem yaşamlarının seyri tamamen değişir.
Not: Yazıda ve görsellerde, aslına sadık kalınarak yapılan basımlar, yani orijinal metinler temel alındı. Bu romanların sadeleştirilmiş basımlarına da kolaylıkla ulaşılabilir.

Yazan: Alkan Özdemir

Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök