Reklamlar
Yakın İlişkiler Öneriyor

Tanzimat Edebiyatında Aşkı Konu Edinen Romanlar

Tanzimat edebiyatı aşk
The Seven Mirrors – Sergio Larrain (1963)

Tanzimat döneminde yetişen edebiyatçılarımız Türkçeyle roman, öykü, tiyatro gibi türlerde edebî eserlerin yazılabileceğini ispatladılar. O günden bugüne yüzlerce yazarımızın, binlerce esere imza attığı bu yolun kapısını açtılar. Üstelik aşk, romanlarının tam merkezindeydi. Keyifli okumalar!

Akabi Hikayesi (1851) / Vartan Paşa  

“Kişi sevdiyi ademin yanınde olur ise vaktın mürur itdiyini duymaz.” (38)

Ermeni harfleriyle ama Türkçe yazılan Akabi Hikayesi yazıldığı tarihten itibaren ne Türkler ne de Ermeniler tarafından sahiplenilmişti. Hedef okuru İstanbul’da yaşayan Ermenilerdi; fakat Vartan Paşa, o dönemdeki arkaik Ermenicenin yazı dili olarak çok ağır olması sebebiyle romanı için Türkçeyi tercih etmişti. Bu nedenle, özellikle akademik çevrelerde Andreas Tietze’nin titiz çalışmasıyla Latin harflerine aktarılan bu roman üzerinde durulması gerekli. Çünkü ilk Türkçe roman sayılan Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’tan tam 22 yıl önce yazılmış olduğu için ilk Türkçe roman hangisiydi sorusu bağlamında yeni tezlere imkan sunuyor.

Roman, Romeo ve Juliet’in çarpıcı aşk hikâyesinden esinleniyor. Birbirlerini seven iki aşık, ailelerinin düşmanlıkları yüzünden kavuşamayarak acı bir sona doğru sürükleniyorlar. Katolik bir ailenin mensubu olan Hagop Aga ile Ortodoks Ermenilerden olan Akabi Dudu arasında zamanla büyüyen aşk, ailelerinin birbirlerine olan hasım tutumu nedeniyle yarım kalıyor. Eserde, yazarın sık sık geleneksel kalıplara karşı çıkarak kaç-göç uygulamalarını, toplumsal ayrışmayı ve mezhepsel bölünmeleri şiddetle eleştirdiğini görüyoruz.

Taaşşuk-ı Tâlat ve Fitnat (1872-73) / Şemsettin Sami

“Akılsız, ilimsiz, hilimsiz, faziletsiz, sabırsız, rahmsiz, hayasız adam bulunur; lâkin aşksız adam bulunmaz.”  (21-22)

Şemsettin Sami, Talat ve Fitnat’ın aşkını anlattığı romanında eleştiri oklarını evlilik sürecindeki geleneksel düşünceye, görücü usulü evlilik anlayışına doğrultuyor. Anne ve babaların çocuklarının -özellikle kızlarının- kiminle evleneceğine kendilerinin karar vermelerinin yarattığı yıkım, anlatının temel meselesini oluşturuyor. Ayrıca yazar, kadınların toplum içinde nasıl dışlandığını, ayrımcılığa uğradığını, evde ve sokakta ne gibi güçlüklerle mücadele ettiklerini ustaca dile getiriyor.

Romanın kahramanı Talat, tütün alırken kafasını kaldırdığında evin cumbasında gördüğü Fitnat’a ilk görüşte tutulur. Gün aşırı tütüncüye gidip onu görmeye çalışır. Fitnat da pencereden gördüğü Talat’a karşı boş değildir. Fitnat’ın üvey babası tütüncü Hacıbaba kızını asla dışarıya çıkartmaz. Gerekçesi erkeklerin laf atmaları ve geleneksel değer yargılarıdır. Kadın ikinci sınıf bir vatandaş durumundadır. Talat ise buna çözüm yolu olarak kadın kılığına girip kendini Ragıbe Hanım olarak tanıtır ve Fitnat’a evinde özel ders vermeye başlar. Her şey yoluna girer gibi gözükürken Hacıbaba Fitnat’ı zengin bir adamla zorla evlendirir. Onu alan Ali Bey, Fitnat’ın yıllar önce ölen eşinden olan öz kızı olduğunu öğrenir; ancak artık çok geçtir. Kavuşmalarına imkan kalmadığını gören Fitnat’ın ve Talat’ın hazin sonunu engellemesi mümkün olmaz.

İntibah (1876) / Namık Kemal

“Gönülde bir garip hâl vardır ki sevmekten ne kadar istifade etse sevilmekten gördüğü en küçük bir nişâneye bedel tutamaz.” (82)

Edebi anlamda ilk romanımız olarak kabul gören İntibah, hem Batı edebiyatından hem de halk edebiyatının türlerinden biri olan meddah hikâyelerinden izler taşır. Olay örgüsünü büyük ölçüde Dumas’ın Kamelyalı Kadın’ından alırken karakterler de Hançerli Hanım Hikaye-i Garibesi’nden esinlenilmiştir. Elbette Namık Kemal bu senteze kendinden parçalar katmış, iki eseri de bir anlamda dönüştürmüştür. Romanda saflık ve aile kurumu yüceltilirken şehvet ve maddiyat birer canavar olarak resmedilir.

Arkadaşlarıyla Çamlıca’da sık sık gezintiye çıkan Ali Bey yine böyle günlerden birinde Mehpeyker’e rastlar. Onu uzaktan ve arabanın içinden görmesine rağmen çok etkilenir. Birkaç kez daha karşılaştıktan sonra tanışıp konuşmaya başlarlar. Mehpeyker bizlere art niyetli, şehvet dolu ve varlıklı bir hayat kadını olarak sunulur. Yer yer yazarın ağır ve cinsiyetçi bir dil kullandığını söylemek de mümkün. Bu durumu sonradan öğrenen Ali Bey, kendini ondan uzaklaştırır. Dilâşub adında saf, güzel ve adeta melek kadar iyi bir cariye satın alsa da bir zaman sonra isteklerine boyun eğip Mehpeyker’e yeniden kanar. Bir zaman sonra kesin olarak bu ilişkisini bitirir; fakat Mehpeyker’in intikam isteği tümü için çok acı bir sonun başlangıcı olur.

Sergüzeşt (1888) / Samipaşazade Sezai

“Bir kalp sevmek için mutlak servete, asalete mi muhtaçtır?” (65)   

Türk edebiyatının ilk gerçekçi yönelimlerinden kabul edilen Serzgüşet’in odağında esirlik konusu yer alır. Samipaşazade Sezai, Osmanlı Devleti’nin geç döneminde dahi ortadan kaldırılamayan, insanlığa aykırı bu kanayan yarayı çarpıcı şekilde ortaya koyar. Yazarımız, Kafkasyalı bir esirin gözünden bize sunduğu kesitlerle ve eserin bir bölümünde hadım ağası Cevher’in duygu dünyasını yansıtışıyla anlatıcılığın ve dönemin hakim değer yargılarının sınırlarını zorlar.

Kafkasyalı Dilber, henüz küçük bir kız çocuğuyken esirci tarafından zengin bir aileye satılır. Sürekli aşağılanan, hem evin hizmetçisi hem de hanımı tarafından hor görülen, izin verilmeden oturmaya dahi hakkı olmayan Dilber, bu muameleye dayanamayarak evden kaçar. Şiddet uygulanan, alınıp satılan bir mal hükmündedir. İlerleyen yıllarda satıldığı başka bir evde nispeten daha mutlu günler geçirir. Bu esnada evin hanımının oğlu Celal Bey’in gönlünde Dilber için bir sevda filizlenir. Bu sevdası karşılıksız değildir, Dilber de onu sever. Fakat evin hanımı Zehra Hanım, oğlunun bir esire aşık olmasını kabullenemeyerek onu oğlundan uzaklaştırır. Dilber’e yine acımasız dünyada kendi iradesi dışında varılan anlaşmalara göre savrulmak kalır.

 

Yazan: Alkan Özdemir

Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök

Reklamlar