Yakın İlişkiler Öneriyor

Türk Edebiyatında Yarım Kalan Aşklar – 2

yarim kalan asklar 2

Vedat Türkali ve Orhan Pamuk’un bu romanlarında aşkın yoğun anlatımına şüphe ve kaygı da eşlik ediyor. Çünkü değer yargılarıyla kuşatıldığını hisseden insanların, toplumsal normların dışındaki yaşamları söz konusu. İyi okumalar!

“İnsanın çekebileceği en büyük azaplar, daha doğrusu, insan azaplarının çoğunluğu her bireyin içindeki, zorunluluk ile istek, zorunluluk ile bu zorunluluğun yerine getirilmesi ya da istek ile isteğin yerine getirilmesi arasındaki oransızlıklardan doğar. Kişiyi yaşamı boyunca bu oransızlıklar güç duruma düşürür.” [1]  (Goethe)

Bir Gün Tek Başına (1975) / Vedat Türkali 

“Sevmek mi?.. Unuttuğu çok önemli bir şey birden aklına gelmiş gibi durdu.” (Ayrıntı’da s. 80)

vedat türkali- bir gün tek başına.jpg

Roman bir yandan dönemin aydınlarının bunalımlı yaşamlarına ve Türkiye’nin yakın tarihine ayna tutarken bir yandan da etkileyici bir aşk hikayesini anlatır. 1959 yılının boğucu siyasal atmosferinde, Kenan’ın mutsuz evliliğinden bir sahneyle eserin içinde buluruz kendimizi. Kenan öğretmenlikten ayrılıp kitapçılığa başlamıştır. Gençliğinde öğrenci hareketlerine katılmış, dönemin aydın görüşlü insanlarından biridir. Fakat çocuğu ve eşiyle geçirdiği hayatı ona dar gelmeye başlar, tekdüze sürdürdüğü yaşamı sonucunda bir bunalım içine düşmüştür. Nermin’in eşine olan yoğun sevgisi de, Zeynep’in babasına olan bağlılığı da onu içine düştüğü durumdan çıkarmaya yetmez.

Tam bu esnada hayatına giren felsefe öğrencisi Günsel, onun için bir umut ışığı olur. Kenan yeniden hayata tutunur. Aynı zamanda kendini yeniden siyasal eylemlerin ortasında bulur. DP’nin kurduğu Vatan Cephesi’ne katılan eşinin aksine Günsel, sol bir örgütün üyesi olarak DP iktidarına karşı mücadele ediyordur.
Roman boyunca Günsel’le birbirlerine olan tutkularına aynı zamanda hep bir kaygı ve şüphe eşlik eder. Eşini aldatıyor olmasının ve toplumsal normlara aykırı yaşamlarının devamlı iç çatışmaları doğurduğunu görürüz. Zıt duygular yazar tarafından ustalıkla dile getirilir. Fethi Naci’nin ifadesiyle “Bir sevda türküsüne benziyor Bir Gün Tek Başına  (1975); mutluluklar, hüzünler, sevinçler, acılar iç içe. [2]”Bu noktada Vedat Türkali’nin kullandığı sıradışı anlatım tekniğinin ne kadar isabetli bir seçim olduğu da ortaya çıkıyor. Üçüncü tekil şahsın (tanrısal anlatıcı) gözüyle olayları görürken birden Kenan’ın ya da Günsel’in bakış açılarına şahit oluruz. Olayları onların zihinlerinden görürüz. Bu değişen anlatıcı trafiği bizi anlatının içine çeker, sürükleyicilği artırararak bizleri karakterlerin yaşamlarına dahil eder.
Birçok senaryoya imza atan Türkali’nin kelimelerle sahne yaratma özelliği romana da yansıyor. Yazar, birçok sahneyi kolayca gözümüzde capcanlı şekilde kuruyor. Özetle eserin sinematografik bir yanı var. Ayrıca İstanbul, yoksul ve zengin semtleriyle romanın dokusunu oluşturuyor.Şişli, Beyoğlu, Kocamustafapaşa ve Haliç sık sık adı geçen yerlerden sadece bazıları. 
Roman 27 Mayıs 1960’taki askeri müdahalenin bir gün öncesinde 26 Mayıs’ta son bulur. Yaklaşık dokuz aylık bir süreyi bize aktarır; fakat bu süre karakterlerin hayatında kalıcı bir etki yaratmıştır. Başkarakterimiz Kenan’ıysa bir tragedya kahramanına benzetebiliriz. İrili ufaklı sevinçlerine rağmen, kaçınılmaz yazgısına ilerleyen bir tragedya kahramanı…


Masumiyet Müzesi(2008) / Orhan Pamuk

“Mutluluk insanın sevdiği kişiye yakın olmasıdır yalnızca.”  (s.238)

orhan pamuk- masumiyet müzesi.jpg

Orhan Pamuk’un ses getiren bu aşk romanı çarpıcı bir cümleyle açılır: “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.” 1975 yılına ait bir sahneyle başlayan eserin ana mekanlarından biri Nişantaşı’dır. Varlıklı bir ailenin oğlu olan Kemal, Amerika’da iş idaresi okuyup yurduna döner ve babasına ait bir fabrikada genel müdürlük yapmaya başlar. Haliyle bahsedilen ilk romanın aksine siyasal olaylar–arada yüzeysel de olsa değinilmesine rağmen- siliktir. Odağında varlıklı, Nişantaşılı bir ailenin oğlu Kemal’le onun uzaktan akrabası olan Füsun ve Kemal’in nişanlısı Sibel vardır.
Füsun bir butikte tezgahtarlık yapıyordur. Kemal’in ona ders çalıştırma teklifi sonrasında buluşmaya başlarlar. Zaman içinde aralarında her ikisinin de karşı koyamadığı tutkulu bir ilişki başlar. Kemal’in nişanlanmak üzere olduğu Sibel’den bu durumu gizlemesi ve her iki ilişkiyi de sürdürmeye çalışması olayları içinden çıkılmaz bir hale sokar. İki kadını da kaybetmesinin ardından Füsun’a karşı sevgisinin ne denli güçlü olduğunu görürüz. Kuşkusuz romanın bu kadar sevilmesinin ve aşkın en güzel anlatılarından biri olarak görülmesinin en önemli sebebi de Kemal’in sonradan Füsun için yaptıklarında saklı. Toplumsal normların dışındaki aşkı bu süreçle birlikte çevresinden dahi takdir gören saygıdeğer bir aşka evrilir.
Ayrıca satırlar arasında dönemin Türkiye’sinin havasını soluruz. Açık hava sinemaları, tombalalı yılbaşı kutlamaları, telefon kulübeleri, henüz böylesine yapılaşma görmemiş bir dönemde yalı hayatı, Yeşilçam dünyası, sokaklardaki sağ-sol çatışmaları, koleksiyoncular, bürokrasi dünyası okuyucuları başka bir dünyanın içine dahil eder.
Romanın sonunda bir çerçeve kurguyla karşılaşırız. Kemal’in anlattıklarını kitaplaştıracağına söz veren yazarımız bu sözünü tutar. Okuduğumuz roman Kemal’in yazara anlattıklarıdır. Ardından onun Füsun için biriktirdiği eşyalardan ve anılarından oluşan bir müze kurmaya karar verilir. Bugün, Beyoğlu-Çukurcuma Caddesi üzerindeki Masumiyet Müzesi’nde romanın her bir bölümünü ifade eden eşyalar bir camekân içinde sahneleniyor. Romanı okuduktan sonra, 2012’de açılan ve bir romanın kurmaca dünyasından yola çıkarak oluşturulan ilk müze olan bu müzeyi ziyaret edebilirsiniz. Orhan Pamuk’un iki güzel ve anlamlı sözüyle bitirelim: “Masumiyet Müzesi, her şeyden önce aşk hakkında bir düşünmedir.” Ve aşıklara duyrulur: “Masumiyet Müzesi, İstanbul’da öpüşecek bir yer bulamayan aşıklara sonsuza kadar açık kalacaktır.”

 

Yazan: Alkan Özdemir

Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök

 

Kaynaklar

[1]Erdoğan Alkan, Romantizm (Varlık Yayınları: İstanbul, 2006), s.82.

[2]Fethi Naci, Yüzyılın 100 Türk Romanı (Türkiye iş Bankası Kültür Yayınları: İstanbul, 2017), s.347.